6 Ekim 2009 Salı

Kendimizi Kandırmayalım

Her vakit aklımda olan bir konu da doğduğumuzdan, daha doğrusu bir şeylere akıl yürütmeyi öğrendiğimizden beri sürekli kendimizi kandırıyor olmamız. Kendi adıma konuşacak olursam sanırım ilk kendimi kandırma alışkanlığım, artık sütten kesildikten sonra ağzıma tutuşturulan emziği rahat bir beş yaşına kadar bir parçam olarak benimseyişimdir. Kaybolmasın diye mavi emziğim, boynuma beyaz plastik zinciri ile bağlar dere tepe gezerdim. O zamanlar emziğin işlevi olmadığının ayırdına varamamış olmam herhalde kandırmacanın beni hayal kırıklığına uğratmamasının en önemli nedeni idi (ilk cümlemdeki savı çürüterek ne yapmaya çalışıyorum bilmiyorum, yine kandırdım kendimi işte).

Biraz daha büyükken ama yine de epey bir küçükken tuttuğum oruçları susuzluktan dayanamayıp bozmalarım, en çok alımda yer eden küçük şeytanlıklarımdı. Musluğa ağzımı götürür, ağzımın kurumasını bahane ederek biraz su çalkalama bahanesiyle o soğuk şehir suyunu azar azar boğazımdan geçirmelerim "Bi' damladan n'olcak ki?"lerle sürer giderdi.

Daha sonraları artık lisedeyken hangimizin yapmadığı bir kandırmaca girdabına ben de girdim bir süre: özellikle testleri çözerken, bazen de çözdükten sonra cevap anahtarına bakıp çıkan yanlışları gördüğümde "Ben de öyle yapacaktım, sonradan şey oldu"larla geçen koca bir zaman hayatımda lezzetli tatlar bırakan kandırmacalarımdan bir başkası.

Ben konuyu seriye bile bağlarım.