13 Mayıs 2015 Çarşamba

Bilimkurgu Nasıl Yazılmaz

Bir bilimkurgu takipçisi ve heveslisi olarak bir okur gözüyle bu dalda yazan, yazmak isteyenlere elimden geldiği kadar samimi bir dille yapmamaları gereken şeyleri sıralamak istiyorum.

Artık anlamak zorunda olduğumuz bir şey var; o da teknolojinin çok hızlı gelişmesine rağmen şimdiye kadar yazılan bilimkurgu öykülerinde öngörüldüğü kadar da hızlı gelişmediğidir. Elbette artık kült olmuş görsel ve yazınsal eserleri ayrı tutuyorum.

Eğer çok şahane fütüristtik fikirleriniz olduğunu düşünüyor ve bunları değerlendirmek istiyorsanız, gelecekte olması sizin ve okuyucularınız ya da izleyicileriniz için heyecan uyandıracağını düşündüğünüz bu öğeleri dünyada değil de başka bir gezegende uyarlayın. Tabii eğer eserinizin kırıntısının bile kalmayacağı 3000’li yıllar gibi, okuyucuların “Abi adam amma sallamış” gibi yorumlar yapamayacağı dönemleri kurgulamak isterseniz, bu maddeyi dikkate almayın.



Buna güzel bir örnek verebilirim: 2006 yapımı olan Idiocracy filmi. Bir deneyle bir sene uyutulması planlanan, ortalama IQ derecesine sahip iki denek bir yanlışlık sonucu 2505 yılında uyanıyorlar. Şimdi, bu dönemin tasvirini her zamanki uzun, gümüş renginde yapılar veya çöle dönmüş dünya olarak yapmak cidden çok kolay; ama bunların yapılmışı var, hem de zilyon tane. Bu adamlar, senaryo ile çok güzel bir şekilde örtüştürmüşler mekânı. Senaryoda insanların IQ derecesi yıldan yıla giderek düşüyor ve bu denekler uyandıklarında o zamanın en akıllı insanları oluyorlar, durum o kadar vahim. Hâl böyle olunca zekâsı gerileyen insanın teknolojik ilerlemesi de bir yerden sonra duruyor ve yazara bu dünyayı kurgulamada çok fazla kolaylık sağlıyor.

İçinde komedi barındıran pek fazla bilimkurgu eseri yok, o yüzden bu konuya yoğunlaşmak bence mantıklı, tabii espri kabiliyetinize güveniyorsanız. Bilim kurgu tarzında size komik unsurlar barındıran “Paul” filmini önerebilirim.


Teknolojik ilerlemeleri tespit etme konusunda on numara bir yaklaşımınız varsa şanslısınız, lâkin buna rağmen klişeleri tekerrür ettirebilirsiniz. Bilimkurgu görüntüsünde bir aşk üçgenini de anlatabilirsiniz, evet; ama Amerikalı yazarların, senaristlerin en çok düştüğü hataya düşmemek yerinde olacaktır.*

Hikâyeniz sürerken küçük bir bölüm içinde de olsa haritanızı genişletin, dünyanın geri kalan kısmını kısa da olsa tasvir edin. Diğer milletlerin kaderi de sizin kaleminizde, yazın o halde kaderlerini. Unutmayın ki biz bir filmde Sultan Ahmet gösterildiğinde “Alalalala Türkiye lan! İstanbul lan!” diye sevinen bir milletiz, bilinçaltımızda detaylara gösterdiğimiz öyle büyük bir ilgi var ki anlatamam.

*Hatadan ziyade bir misyon söz konusu olduğu aşikardır, o da “Dünya = Amerika”dır.

Artık devir uzaydan gelen istilacıların değil, bir virüs üretip de dünyanın topyekûn köküne kibrit suyu sıkma devri olduğundan artık zombili filmleri de bilimkurgu diye öpüp başımıza koymak zorunda kalıyoruz. Sonuçta bu kötü durumun da sebebi bilimdir ve ne yazık ki bilimin kurgudaki yeri ufacık olsa da yaratılan alternatif dünya bilimkurgunun da konusudur.



Bu sebeple oldukça fazla başarısız örnekleri varken zombi, mutantvari karakterler ihtiva eden bir öykü karalamadan önce bir kere daha düşünün derim. Gidebilecek bir yeri kalmadı bu hikâyenin, bunu anlamak lazım. Virüs yayılır, birkaç kişi ya şans eseri paçayı sıyırır ya da ne hikmetse bağışıklıkları vardır… Kurtulanlar kırmızı başlıklı kızlardır, zombiler de kötü kurt. İşte masala döndü hikâye, hiç buralara girip de kafanızı bulandırmayın.

Benim aklımda deneyli bir şeyler var; ama zombiyle, mutantla bağlanmayacak şeyler bunlar diyorsanız size şu kitabı önereyim o zaman: Daniel Keyes – Kobay (Orijinal adı: Flowers for Algernon). Bu kitapta yazar başkarakterin duygusal ve psikolojik tepkilerini de oldukça iyi nakletmiş kâğıda. Bu tarzda şeyler yazmak istiyorsanız psikolojik rahatsızlıklar ve bunların dışa vurum şekilleri hakkında araştırma yapmanızı öneririm.


Öykünüzde olabildiğince fazla konu işlenmeli, Amerikan malı bilimkurgu filmlerinden ölesiye sıkılmadık mı dostlar? Genel örgünün içine yan olaylar da serpiştirin; aşk olur, cinayet olur, siyaset olur, komedi olur… Orwell’in 1984’ü bence en usta bilimkurgu yapıtlarından biridir. Ana konusunda “lanet olası” düzenin nasıl idare edildiği işlenirken, içine türlü çeşniler de katılmıştır ve mutlaka okunmalıdır.



Bu konuda son olarak söylemek istediğim: “Süper kahramanlar var…” Eee? “İşte böyle düşmanları da var bunların tabii…” Sonra? “Abi, işte hepsi birbirine giriyorlar, iyiler kazanıyor.” Bu mu lan hepsi? “Ha, bir de süper kahramanların süper sevgilileri var, arada öpüşüyor bunlar.” tatsızlığında olmasın eserleriniz.

Benim en sık karşılaştığım ve en çok gözüme takılan hatalar sanırım bunlar, tüm bunları bir okur gözüyle dillendirdiğimi tekrar belirtmek ister,

Arz ederim!



P.S. sekizinci kıta'daki 12-07-2012 tarihli yazım. Kapandığı için buraya taşıyorum.