14 Ekim 2015 Çarşamba

Korsan Müzik Aurous ile Geri Mi Dönüyor?

Aurous isimli bir program peydah oldu daha yeni, bizlere korsan yoldan ücretsiz ve reklamsız müzik dinletmeye yarıyormuş. Program Amerika'da kodlanmış görünüyor ve şu an için masaüstü platformlarda destekleniyor.

Bakalım neler sunuyormuş Aurous, üşenmedim Windows için indirdim baktım.



14 Ağustos 2015 Cuma

Saza Niye Gelmedin

Eve hemen hemen aynı saatlerde geldiğim ev arkadaşımla yemek ve bulaşığı halledip biraz güreştikten sonra ikimiz de ayrı köşelere çekilmiştik. Üzerimizdeki şapkalı vahşi batı özentisi denyoları silkip atmış ve nihayetinde nefes nefese kalmış iki boğa gibi yorgunluktan durulmuş, kızarmış yüzlerle arkadaşım kitap okumaya yatağına ben de salondaki ikili koltuğa, televizyonun karşısına gömülerek nabzımızın normale dönmesini bekliyorduk. Yemek sonrası klasik sporumuzdu bu, spor salonuna para gömüp gitmemekten daha mantıklıydı güreş bizim için. Ben yaz sıcağında kapı önlerinde bir kap su arayan köpek gibi dilim dışarda nefes nefese kalmış bir halde, ikili koltuktan bacaklarımı sarkıtarak elimde kumandayla televizyon seyrederken aniden kapı zili çaldı. Her kapı zili gibi bizim kapı zilimiz de çok ani çalıyordu hep; bir şey yaparken de hiç bir şey yapmazken de aniden ortama hakim olan itici bir eleman bu kapı zilleri bana göre. Arkadaş ortamında yeterince iyi espri yapamayan birinin herkesinkini bastıracak şekilde kendi sesini yükseltip kendini dinletmesi gibi itici ve zorlayıcı bir eleman... Beynime pompalanan kanın verdiği uğultu yetmiyormuş gibi “zırrr zırrr” çalan kapı zili de “KALKSANA LAN KİME DİYORUZ” diye emir kipiyle bana bağırıyordu aynı sinir bozuculukla.

Batık İspanyol ticaret gemisinden çıkarılmış içi altın sikke dolu sandıktan çıkan gıcırdamayla açıldı kapı. Mantıken sandık kapağının gıcırdaması için kuru olması gerekir ama bunu o kadar da kafama takmadım o an çünkü bizim evin gıcırdayan kapağının altından apartmanın kel yöneticisi çıkıvermişti; beyaz atletinin altında kürk gibi kılları ve epey emek harcayarak bugünlere getirdiği belli olan göbeği ile arada bir sönen fotoselli ışığın yanması için ellerini sallayarak karşımda dikiliyordu. Bir an için yönetici Sadri Bey ile aramda ortak bir bağ kurdum, zira ben de lokanta ve kafelerde ne zaman tuvalete gitsem arada bir sönen ışık ben işimi görene kadar sönmesin diye Haluk Levent’in Ankara şarkısına avucumda çakmak varmışçasına bir elim havada eşlik ederim hep.

“İyi akşamlar kardeşim” dedi Sadri Bey, “İyi akşamlar abi” diye karşılık verdim ben de onun bu samimi cümlesine. “Dünkü apartman toplantısına sizin daireden kimse gelmedi, önemli kararlar alınacağını bina kapısına astığım yazıda belirtmiştim halbuki” dedi. Aslında tam olarak bu kadar düzenli bir cümle kurmadı ama ben devrik cümlelere ve anlatım bozukluklarına biraz kafayı taktığımdan otomatik olarak içimden düzeltiverdim. Cümlenin başlangıcında kurduğumuz samimi havayı koruyarak “Sadri abi” dedim, “biz daire sahibi değiliz ki, kiracıyız. Sizin yaptığınız toplantı hakkında ev sahibimize haber vedik, onun katılması gerekmez mi böyle durumlarda?”

Adamın içimden düzeltmek zorunda kaldığım eğri büğrü cümleleri yetmezmiş gibi, benim dikkatimi bozmak için sanki inadına bıraktım gözlerimi, yüzüme bakmadan yukarıda bir yerlere bakarak konuşuyordu. Yerli malı haftasında okul önünde şiir okuyor sanki mal diye yine içimden biraz atar yaptım. Konuştuğu insanın suratına bakmayıp yukarıda bir noktaya kitlenen insanlara herkesten az daha fazla sinirleniyorum ben, akıllarından dört basamaklı üç sayıyı çarpıyormuş gibi görünmeleri bana cidden sinir bozucu geliyor. Bu ülkeye bir Metin Şentürk yetiyor halbuki, kaldı ki onun gerçek bir bahanesi var. Kürk mantolu Sadri dedim içimden; insanlara isim takmaya bayılıyorum, orta okulda bana da çok taktılar çünkü. 

“E ama binanın yeni cephe boyasının yapılması konusunda konuşacaktık” diye devam etti Sadri Bey, ben kafamda uzun uzun cümleler kurup en sonunda çocukluğuma gitmişken adam daha yeni cümle kurmayı başarmıştı. “Doğru söylüyorsun Sadri abi ama bu daireye düşen boya masrafını biz karşılamayacağız ki, ev sahibi karşılayacak. Onun adına toplantıya gelip bir görüş belirtemeyiz ki biz” diyebildim, terli terli ayakta dikilmekten tansiyonum düşmüştü. Ya da çıkmıştı, ikisini hiç ayırt edemem zaten, benim tıp bilgim limon ve gazoz ile tuzlu ayran tedavisinden ibaret. Artık hangisi işe yararsa...

“Sen de doğru söylüyorsun kardeşim” diyerek tekrar komşuluk ilişkilerimizi pekiştirdi Sadri Bey, tam pekiştiremediğini düşündü ki “Eee, siz n’apıyorsunuz bakalım?” diye devam etti. “İyi abi okul, iş-güç işte”. Artık noktalama değeri taşıyan muhabbet öldürücü cümleyi kurdum dedim kendi kendime, bundan sonra peki bakalım o zaman, iyi akşamlar der, bu işkence de biter umuduyla. Bunun yerine “Geçen yengeniz börek yapmıştı, size de getirdik ama sizden kimse kapıyı açmadı” ile devam ettirdi konuşmasını. "Abi, yengenin ellerine sağlık ama evde olmadığımız bir zamanda gelmiş olabilir misiniz?” dedim ama içimden Allah’a sığınarak bildiğim sureleri okumaya başlamıştım artık, ki epey bir sure bildiğim için bu gibi durumlarda metafizikle çok içli dışlı olup sakinleşebiliyorum. Bu konuşmanın bitmesi için kendimi onun yerine koymam gerektiğini kavrayacak kadar deneyim sahibi olduğumdan “Neyse abi evin içi soğudu, malum doğal gaz da iyice zamlandı” cümlesiyle topu ona attım, Sabri Bey sağolsun hak vererek iyi akşamlar dileyip ve ev arkadaşıma selam söyleyip merdivenleri çıkmaya başladı.


Düşüp çıktığını bir türlü anlayamadığım tansiyonum için mutfağa gidip bol limonlu soda yaptım kendime. İlginç bir şekilde ne zaman tansiyonum ile ilgili bir sıkıntı yaşasam limonlu soda hep işimi görüyordu. Ya tansiyonum çok istikrarlıydı ya da artık tıbbi bilgileri şarkı-türkülerden edinmeyi bırakmam lazımdı.

2014, Burak CINAR

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Bir Film Nasıl Tercüme Edilmez?

Okur gözüyle bilimkurgu nasıl yazılmaz diye başladım ve şimdi de bir çevirmen gözüyle bir film nasıl tercüme edilmez, onu anlatmaya çalışacağım. En sık görülen hatalar elbette altyazılarda ortaya çıkıyor ama seslendirilen filmlerde de ziyadesiyle sıkıntı olduğunu belirtmek gerek. Seslendirmesi yapılan filmlerin avantajı, önceden orijinal dili ile izlenmemişlerse hatalarının pek fark edilmemesi.

Beyin donduran hatalardan birkaçı:

Çok Anlamlı Fiillerin Yanlış Anlamlarının Kullanılması
Miss kelimesine değinelim evvela… Bu bize ilk öğretilen çok anlamlı kelimelerden biridir. Google Translate bile ne zaman hangi anlamda kullanıldığının ayırdına çoğunlukla varabilirken, altyazı çevirmenliğini iş edinmiş arkadaşlar nedense şaşırabiliyorlar.

Örnek: Adam ateş eder ve repliği “I just missed your heart” olur. Altyazımızın çevirisi ise “Sadece kalbini özlemiştim” olarak yapılmış. Kendimi tutmasam yazı formatından çıkacak, gülücüklerle dolduracağım buraları. Buradaki kurşun kalbi özlemekten ziyade ıskalıyor normalde ama tabii belki çevirmen arkadaşın duygusal yoğunlukta olduğu bir ana denk gelmiş olabilir cümle, tercüman dediğiniz insanların da bazen algıları bu denli kapanabiliyor. Şaka ya hu şaka, “Good morning class! Good morning teacher! How are you today? Fine thanks, and you? Fine, sit down!” (İngilizce 101)  terk bence bu adam.

Örnek: Bayılmış kadın ayılır ve repliği “What happened to me?” olur, ardından cevabı veren diğer karakter “You blacked out” der. Anlaşılacağı üzere ayılan kadın “Ne oldu bana?” dedikten sonra cevabı “Bayıldın” olmalıyken Black out fiilinin ilk anlamı elektrik kesilmesi olunca, altyazımız da “Elektrik kesintisi oldu” halini alıyor.

Fizik veyahut Elektrik-Elektronik okuduğunu düşündüğüm bu gönüllü çevirmen arkadaş illaki elektriksel bir şey kullanmak istiyorduysa, bence senaryoyu toptan değiştirip diyaloğu şu şekilde düzenlemeliydi:
 “Ne oldu bana?”
“Şartellerimi attırdın, bir koydum bayıldın kadın!”
Gördüğünüz gibi anlam bütünlüğünü her şeye rağmen korumuş olduk.


Filmi Bip ile Bezeme
Ülkemizde TV’de yayınlanan filmler için çok büyük bir sorun var, kimse hangi özel ismi kullanmanın reklama girip girmeyeceğini kestiremiyor. RTÜK bile kestiremiyor… Geçenlerde bir filmi izlerken “Ölmedi, o hala yaşıyor. Orange County’de 7/11 işletiyor ve tam 200 kilo oldu” repliğinde Amerika’da bir mağaza zinciri olan 7/11, o meşhur kutsal bip ile sansürlendi. Türkiye’de hiçbir mağazası olmayan bir şirketin adı söylenirse reklama girer düşüncesi ziyadesi ile saçma bana kalırsa, olmayan rekabeti haksızlıktan korudukları için.

Bu madde çeviri ile direkt alakalı olmadı ama tercüme edilen içeriğin kullanılmasına dair bahsedilmesi de gerekliydi. “Televizyonda İlk Kez” ibaresi artık izleyicileri heyecanlandırmıyor fakat belli ki TV yetkililerini epeyce heyecanlandırıyor, o vakit onlar da sansürü uygulamadan evvel RTÜK’e veya kimden korkuyorlarsa ona danışsınlar.


Seslendirme Sanatçısına Şarkı Söyletme
Bu duruma iki yerden bakıyorum ve bir taraf tamamen saçma iken, diğer taraf ilkinden biraz daha az saçma. Az saçma olan tarafa bir göz atalım önce… Seslendirme sanatçısı dediğin adam genellikle tiyatro okumuştur, artikülasyonu iyidir ve şan eğitimi de almıştır doğal olarak. Yani bu adam dili güzel konuşur ve şarkı söylediğinde de becerir bu işi. Her altyazı çevirmeni gibi her seslendirme sanatçısı da iyi olacak diye bir şey yok, seslendirmesi iyi ama şarkı söylemesi kötü adamlar çok. Lafın kısası, abi her adama şarkı söyletilmez. Bu az saçma olanıydı.

Bir de işin özündeki saçmalık var: şarkı ve şiir gibi anadilde bile aktarılmak istenen hissiyatı zar zor anlaşılan şeyleri ne diye tercüme ettirmeye yeltenir ki zaten TV’ciler? Haydi tamam, çok iyi tercüme edildi, anlamdan hiçbir şey kaybolmadı diyelim, uzak gözlüğü olmadan altyazıyı takip edemeyen izleyiciler seslendirme sanatçısının değil de oyuncunun performansını izlemek ve duymak istemezler mi? Adam söylediği şarkıyla Oscar, Altın Ayı vs. alıyor ama  “TV’de İlk Kez” diye film yayınlandığı zaman şarkıyı seslendiren ise Osman amca oluyor. Oscarlar Osman olmasın lütfen…

Ölçü Birimlerinin Çevirisindeki Sıkıntı
Feet, mil, pound, inç… Neden adam gibi çevrilemiyor bunlar? Ya da neden olduğu gibi bıraktırılıyor bu ölçü birimleri? Artık ilköğretimde 1 inç kaç cm eder diye öğretiliyorsa anlarım fakat biz, “Adam öyle bir kilo aldı ki görmen lazım, tam 450 pound oldu.” gibi bir cümledeki ağırlık biriminin kaç kilogram ettiğini kafamızdan hesaplayana kadar o film bitmez mi? Bitti bile!

Bir de kurnaz çevirmen arkadaşlar var, 450 poundu 450 kg olarak aktarıp bırakabiliyorlar. Gerçek ederi ile arasında 250 kg olan bu çeviri kimi tatmin eder şimdi, söyleyin bana. Filmin başına altyazıyla “Dinleyerek Çeviren T@ner54. İyi SeYirLeR!!!” yazınca hata düzelmiyor. Olmamış arkadaşım, iyi dinleyememişsin. “Ya ben anlayabiliyorum ama konuşamıyorum” klişesinin yeni bir versiyonu var artık, anlayıp çevirememe.

Maalesef bazı birimlerin bazı filmlerde çok fazla önemi vardır, örneğin Back to the Future  (Geleceğe Dönüş) serisinde zaman makinesi 88 mil/saat hıza ulaşmak zorundadır. Ülkemizde kara mili birim olarak kullanılmadığından, kaç kilometreye eşdeğer olduğu neredeyse hiç bilinmediğinden bunu kilometre olarak belirtmek zorundayız. Filmine göre birimler bu şekilde kilit rol oynayabiliyorlar, çevirmenlerin kısa bir Google araştırması yaparak birimleri bizim kullandıklarımıza çevirerek aksettirmeleri şart.

Filmlerdeki Argolar
Klişelerin en büyüğünü en sona denk getirmişim… Şu an yazdıklarım tamamen altyazılar için geçerli, argolar elbette TV’de hiçbir şekilde kullanılamadığından seslendirmeleri eleştirmek yersiz ve gereksiz olur.

Altyazılar için konuşurken elbette ki burada hangi argo/küfür nasıl tercüme edilmelidir diye detaya girmeyeceğim ama şimdi, affedersiniz, filmde adama ana avrat küfrediyorlar ve çevirisi “Lanet olası” olarak kopyala yapıştır yapılıp bırakılıyor. Bu durum belki de senelerce seslendirmeler ile beynimize kazınan klişenin yan etkisidir.

Altyazıları tercüme ederken (buna DVD/BlueRay içeriğine eklenen altyazılar da dâhil) seslendirmedeki gibi sınırlandırıldığımız bir alan olmamalı diye düşünüyorum, bu yüzden de daha rahat hareket edebilmek gerek. Son zamanlarda altyazı çevirmenleri arasında argo deyimleri ve küfürleri Türk geleneklerine göre cuk oturtan çevirmen arkadaşlara da denk geliyorum. Böyle altyazıları olan filmleri izlerken her zaman bu arkadaşları (içimden) tebrik ediyorum.
 
  

Türkçe gibi “yaşayan” bir dile çeviri yapmak sadece sözlükle metin arasında gidip gelmekle olacak iş değil, içinde dili yaşatan insanlar aktarımlarında başarılı olurken yaşatamayanlarda “elektrik kesintisi” olabiliyor. “İyi çeviri yapamadığını söylediğin insanlar da emek harcıyorlar, saygı duymalıyız” diye düşünen dostlara da, harcanan emeklerin boşa gitmesinin bizim suçumuz olmadığını iletmem gerek. Ajdar da emek ve para harcıyor şarkıları için ama adam “Anne! Bitti!” kıvamında.


P.S. sekizinci kıta'daki 27-07-2012 tarihli yazım. Kapandığı için buraya taşıyorum.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Işınla Beni Scotty!

Hayatım boyunca ışınlanmanın hayalini kurdum. Artık ulaşımın ışınlanmayla sağlandığı bir dünya benim için olmuştur, kıvamı tutmuştur o dünyanın. Lakin bu teknoloji Türkiye’ye gelse ve uygulanmaya başlasa burada kullanmazdım, cesaret edemezdim daha doğrusu. Düşünsenize, ışınlanıp Prag “Işınlanma Limanı”na inmişim, kız arkadaşımla tatil yapmaya gitmişiz ve ana! Ayak parmaklarımdan biri yok! Işınlanırken voltaj düşmüş, bir şeyler olmuş ve benim parmağım geri kalanımdan ayrı düşmüş.

- E kardeşim, nerede benim parmak?
- Üzgünüz Burak Bey, parmağınız İstanbul’da kalmış. Ama merak etmeyin bir sonraki ışınlanma seferiyle gönderilecek. Siz lütfen şu formu doldurun ve kayıp parça bildiriminde bulunun. Biz verdiğiniz adrese göndereceğiz parmağınızı.
- Bir sonraki sefer ne zaman hanımefendi?
- Yarın akşam efendim.

Al işte gitti belki de en sevdiğim parmağım. Belki Ankara’da öyle bir ortam olmadığından zaten parmak arası terlik giyemiyordum, en fazla yazdan yaza o da tatil yapabilirsem. Pek bir kayıp değil ama altın oranı bozuldu bir kere vücudumun. Kendimi artık vitruvius adamı gibi hissedemeyeceğim hiçbir zaman. Haydi, şımarıklığı bırakıyorum dövme vardı belki de ayağımda, bir kertenkele dövmesi mesela… Belki de kertenkelenin kuyruğu da kopan parmağıma dövülmüştü. İroniye baksanıza, kertenkele ömür billah kuyruksuz kalacak.

Bu ülkede yaşamanın zorluklarını bir hikâye kaleme alırken öyle ağır hissediyor insan işte; bilimsel ve kurgusal bir şeyler hayal etmeye başlayınca kendi hayallerimi yıkmaya başlıyorum. Zaman makinesini biz icat etsek deneme sırasında ya elektrikler kesilir, ya klavyeye su dökülür veyahut ne bileyim hiçbir şey olmazsa da bilim adamlarının içlerinden birisi arabasında intihar mektubu ile ölü olarak bulunur.

Benim bu hissettiklerimin sebebi belki de ülkemizin bilime ne kadar önem vermediğindendir. Ha, yanılıyor da olabilirim; ülkemiz bilime çok acayip önem veriyor fakat belli etmiyor da olabilir. Ülkemi küçümsüyor da değilim, ne de olsa ekmeğimiz nerede yeniyorsa orası vatanımızdır.





P.S. sekizinci kıta'daki 09-11-2012 tarihli yazım. Kapandığı için buraya taşıyorum.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Bilimkurgu Nasıl Yazılmaz

Bir bilimkurgu takipçisi ve heveslisi olarak bir okur gözüyle bu dalda yazan, yazmak isteyenlere elimden geldiği kadar samimi bir dille yapmamaları gereken şeyleri sıralamak istiyorum.

Artık anlamak zorunda olduğumuz bir şey var; o da teknolojinin çok hızlı gelişmesine rağmen şimdiye kadar yazılan bilimkurgu öykülerinde öngörüldüğü kadar da hızlı gelişmediğidir. Elbette artık kült olmuş görsel ve yazınsal eserleri ayrı tutuyorum.

Eğer çok şahane fütüristtik fikirleriniz olduğunu düşünüyor ve bunları değerlendirmek istiyorsanız, gelecekte olması sizin ve okuyucularınız ya da izleyicileriniz için heyecan uyandıracağını düşündüğünüz bu öğeleri dünyada değil de başka bir gezegende uyarlayın. Tabii eğer eserinizin kırıntısının bile kalmayacağı 3000’li yıllar gibi, okuyucuların “Abi adam amma sallamış” gibi yorumlar yapamayacağı dönemleri kurgulamak isterseniz, bu maddeyi dikkate almayın.



Buna güzel bir örnek verebilirim: 2006 yapımı olan Idiocracy filmi. Bir deneyle bir sene uyutulması planlanan, ortalama IQ derecesine sahip iki denek bir yanlışlık sonucu 2505 yılında uyanıyorlar. Şimdi, bu dönemin tasvirini her zamanki uzun, gümüş renginde yapılar veya çöle dönmüş dünya olarak yapmak cidden çok kolay; ama bunların yapılmışı var, hem de zilyon tane. Bu adamlar, senaryo ile çok güzel bir şekilde örtüştürmüşler mekânı. Senaryoda insanların IQ derecesi yıldan yıla giderek düşüyor ve bu denekler uyandıklarında o zamanın en akıllı insanları oluyorlar, durum o kadar vahim. Hâl böyle olunca zekâsı gerileyen insanın teknolojik ilerlemesi de bir yerden sonra duruyor ve yazara bu dünyayı kurgulamada çok fazla kolaylık sağlıyor.

İçinde komedi barındıran pek fazla bilimkurgu eseri yok, o yüzden bu konuya yoğunlaşmak bence mantıklı, tabii espri kabiliyetinize güveniyorsanız. Bilim kurgu tarzında size komik unsurlar barındıran “Paul” filmini önerebilirim.


Teknolojik ilerlemeleri tespit etme konusunda on numara bir yaklaşımınız varsa şanslısınız, lâkin buna rağmen klişeleri tekerrür ettirebilirsiniz. Bilimkurgu görüntüsünde bir aşk üçgenini de anlatabilirsiniz, evet; ama Amerikalı yazarların, senaristlerin en çok düştüğü hataya düşmemek yerinde olacaktır.*

Hikâyeniz sürerken küçük bir bölüm içinde de olsa haritanızı genişletin, dünyanın geri kalan kısmını kısa da olsa tasvir edin. Diğer milletlerin kaderi de sizin kaleminizde, yazın o halde kaderlerini. Unutmayın ki biz bir filmde Sultan Ahmet gösterildiğinde “Alalalala Türkiye lan! İstanbul lan!” diye sevinen bir milletiz, bilinçaltımızda detaylara gösterdiğimiz öyle büyük bir ilgi var ki anlatamam.

*Hatadan ziyade bir misyon söz konusu olduğu aşikardır, o da “Dünya = Amerika”dır.

Artık devir uzaydan gelen istilacıların değil, bir virüs üretip de dünyanın topyekûn köküne kibrit suyu sıkma devri olduğundan artık zombili filmleri de bilimkurgu diye öpüp başımıza koymak zorunda kalıyoruz. Sonuçta bu kötü durumun da sebebi bilimdir ve ne yazık ki bilimin kurgudaki yeri ufacık olsa da yaratılan alternatif dünya bilimkurgunun da konusudur.



Bu sebeple oldukça fazla başarısız örnekleri varken zombi, mutantvari karakterler ihtiva eden bir öykü karalamadan önce bir kere daha düşünün derim. Gidebilecek bir yeri kalmadı bu hikâyenin, bunu anlamak lazım. Virüs yayılır, birkaç kişi ya şans eseri paçayı sıyırır ya da ne hikmetse bağışıklıkları vardır… Kurtulanlar kırmızı başlıklı kızlardır, zombiler de kötü kurt. İşte masala döndü hikâye, hiç buralara girip de kafanızı bulandırmayın.

Benim aklımda deneyli bir şeyler var; ama zombiyle, mutantla bağlanmayacak şeyler bunlar diyorsanız size şu kitabı önereyim o zaman: Daniel Keyes – Kobay (Orijinal adı: Flowers for Algernon). Bu kitapta yazar başkarakterin duygusal ve psikolojik tepkilerini de oldukça iyi nakletmiş kâğıda. Bu tarzda şeyler yazmak istiyorsanız psikolojik rahatsızlıklar ve bunların dışa vurum şekilleri hakkında araştırma yapmanızı öneririm.


Öykünüzde olabildiğince fazla konu işlenmeli, Amerikan malı bilimkurgu filmlerinden ölesiye sıkılmadık mı dostlar? Genel örgünün içine yan olaylar da serpiştirin; aşk olur, cinayet olur, siyaset olur, komedi olur… Orwell’in 1984’ü bence en usta bilimkurgu yapıtlarından biridir. Ana konusunda “lanet olası” düzenin nasıl idare edildiği işlenirken, içine türlü çeşniler de katılmıştır ve mutlaka okunmalıdır.



Bu konuda son olarak söylemek istediğim: “Süper kahramanlar var…” Eee? “İşte böyle düşmanları da var bunların tabii…” Sonra? “Abi, işte hepsi birbirine giriyorlar, iyiler kazanıyor.” Bu mu lan hepsi? “Ha, bir de süper kahramanların süper sevgilileri var, arada öpüşüyor bunlar.” tatsızlığında olmasın eserleriniz.

Benim en sık karşılaştığım ve en çok gözüme takılan hatalar sanırım bunlar, tüm bunları bir okur gözüyle dillendirdiğimi tekrar belirtmek ister,

Arz ederim!



P.S. sekizinci kıta'daki 12-07-2012 tarihli yazım. Kapandığı için buraya taşıyorum.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Müşteri Hizmetleri - LG

Dell ve Spotify'ın müşteri hizmetlerinden ne kadar memnun kaldıysam LG müşteri hizmetleri bir o kadar verimsiz ve balon çıktı, dostlar.

Dell hakkında görüşlerim:
Spotify hakında görüşlerim:


Yeni bir LG TV aldım, TV'den gayet memnunum, müşteri hizmetleri ile görüşme isteğimin nedeni Smart TV aldığım için istediğim bazı uygulamaları LG uygulama marketinde bulamamış olmam. İstediğim sadece adam akıllı bir cevaptı, örneğin "şu uygulamalar yok çünkü TV'nin işlemcisi yeterli değil, belleği yeterli değil vs." gibi.

Dün Spotify'ın nasıl aynı gün içinde tüm işlerimi çözdüğümü yazmıştım, istediğim adam akıllı bir cevap için bakın LG ne kadar süre harcıyor;

LG web sayfasındaki formda TV modeli, internet bağlantı yöntemi (kablosuz / kablolu) gibi çeşitli bilgiler istediler ve gönderdim. Formu gönderdikten sonra bana gönderdikleri mail şöyle diyordu:
Bize gönderilen sorularınızı daha net anlamak için şuan ilgili departmana gönderilip göz atma sırasındadır.

Sorularınıza en kısa zamanda yanıtlayacağız.

Teşekkür ederim.

Bu formu doldurma tarihim: 15 Şubat 2015

Nasıl bir inceleme yöntemleri vardı hiçbir fikrim yok ama şundan eminim, LG müşteri hizmetlerinde çalışanların acilen hızlı okuma teknikleri üzerine eğilmeleri lazım zira bana cevap gönderdikleri tarih 13 Nisan 2015.

Az daha uğraşsalar 2 ayı tamamlayacaklardı, emaili henüz okumadan kendilerini 2 aya tamamlamak için yeteri kadar uğraşmadıklarından önce bir kınadım. Fakat sonrasında gönderdikleri cevap ile kınamaktan derhal vazgeçtim çünkü bunu şu cevap ile telafi ettiler:
Answer

Sayın Müşterimiz;
Yaşadığınız sorundan dolayı özür dileriz. Konuyla ilgili destek için lütfen Çağrı Merkezi telefonu 444 6 543 numarayı aramanız gerekmektedir.
 
İyi günler dileriz. Teşekkür ederiz.

Böyle "armut" bir cevap için iki ay beklemelerinin ardında ne gibi profesyonel bir sebep vardı aklıma  hiçbir şey gelmiyor. Şu an yukarıda verdikleri numarayı aramak için zerre istek yok içimde, ama ileride ararsam buradan detayları iletirim.



Arz ederim!


14 Nisan 2015 Salı

Müşteri Hizmetleri - Spotify

Daha önce DELL'in bilgisayarları sorun çıkartsa bile sorunsuz ve cidden sorumlu bir müşteri hizmetlerinin olduğunu yazmıştım; http://cokacayipbirseybuldum.blogspot.com.tr/2012/01/musteri-memnuniyeti.html

Son bir ayda 2 farklı firmanın müşteri hizmetlerine işim düştü, bunlardan biri şimdi yazının konusu olan Spotify, diğeri ise yarının konusu LG.


18 Mart 2015 Çarşamba

Birkaç Yazı

Geçen sene falan çok tatlı birkaç arkadaşla bir sitede buluşmuştuk, ara ara oradakileri burada yayınlayacağım. Haber vereyim dedim.

Gözlerinizden öper, arz ederim!


29 Aralık 2014 Pazartesi

epub Dosyalarının DRM Şifresini Kaldırma

Idefix.com gibi sitelerden yani internet üzerinden bilmiyorum e-kitap alıyor musunuz, ben alıyorum ve bu konuda bir okuyucu olarak bazı sıkıntılarla karşı karşıya kaldım.
İlk olarak Idefix size acsm uzantılı bir dosya indirtiyor. E-kitap açıklamasında Idefix dosyayı epub olarak belirttiği için bu dosya uzantısını görünce epey şaşırdım, kısa bir araştırma sonrasında bunun Adobe Content Server Message File açılımına sahip olduğunu ve PC ya da Mac OS ile açmak için Adobe Digital Editions programına sahip olmak gerektiğini öğrendim.

Bu programı indirdiğinizde ve acsm uzantılı dosyayı açtığınızda direkt olarak server'dan epub dosyası çekiliyor sisteminize, daha sonra buradan açıp açıp okuyabiliyorsunuz.



Bilgisayar başından okumak için hiçbir sıkıntımız kalmadı, peki ya "Tabletten okumak istiyorum" dersek durum ne?

24 Kasım 2014 Pazartesi

Android İçin Nokia Z Launcher Yükleme

Selam Dostlar!

Bir gün daha geçmiyor ki bir uygulamanın kullandığımız telefonu desteklediği söylemesine rağmen, Google Play Store'da bunun tam aksini görmeyelim.

Z Launcher, Nokia tarafından şimdilik popüler olan birkaç Android telefona çıkarılan çok sade ve kullanımı pratik bir Launcher programı. 

Launcher nedir? Android telefonunuzun ana ekranını değişik özellikler, temalar ile bezeyen programlara launcher deniyor. "Launch" kelimesi İngiliz dilinde "Başlatmak, çalıştırmak" anlamına geliyor, hatta roketlerin fırlatılmasında da "launch" fiili "fırlatmak" anlamında karşımıza çıkmakta, tabii bunun konumuzla bir alakası yok. Sözün kısası launcher, programları çalıştırmada bize yardımcı olan, yazılımcının keyfine göre değişik temalarla da gelebilen bir ana ekran (home screen) yazılımıdır.




20 Kasım 2014 Perşembe

Merhaba

Merhaba!

Epey zaman oldu yazmayalı, oldukça uzun bir zaman hem de... Bu uzun zaman zarfında içimden ne kinaye yapmak geldi ne de herhangi bir şey paylaşmak, dostlar. Twitter'da bile sadece okumak için varım gibi bir şey söz konusu.

Yaptığım şey genellikle bana komik gelen garip şey ve olayları iyice ağdalayarak burada yazıya dökmek (eğer teknolojik bir yazı yazmıyorsam). Bu yazmadığım zamanlarda ya bu garip şey ve olayların seyri değişti ya da ben çok değiştim, zira ülkedeki gariplikler iğrençliklerle bezeli olmaya başladı.

Benim bir şeyin dalgasını geçmem için onun saf haliyle zaten komik olması gerekir ki eğlenceli bir yazı olsun ben abartıyı da ekleyince, ama tespit ettiğim haller iğrençlik barındırdığından bir de ben abartı ekleyerek yazmak istemiyorum. Zaten istesem de siyasi amcalarımız iğrençliği de abartarak o işi de üstleniyorlar...

Kendimi üzgün hissediyorum bloğu açıp aylar öncesi yazımı görünce, işten güçten yazacak vaktimin olmadığı hallerde de üzülüyordum ama gözümün önünde olan acayiplikleri yazmak içimden gelmeyince daha bir üzülüyorum.

Benim bu blogta işim olgunun mizahını yazmak elimden geldiğince, durumu ve öznelerini aklım ve kalemim yettiğince iğnelemek. Bulduğum "çok acayip şeyler"in üzerinde durmak canımı sıktığından biraz uzak kaldım ama bu melankolik ve saçları gözünü kapatan emo-vari durumdan elimden geldiğince çabuk sıyrılıp daha sık yazacağım.

Sayfa trafiğine bakıp da aşağı yukarı yüz kişinin her gün eski sayfaları okuması benim hayvanlığıma ve bir silkilmeye (kelimenin kilit noktasındaki "l" harfini lütfen itina ile okuyun) ihtiyaç duyduğuma delalettir diyor ve daha sık görüşmeyi diliyorum.

(İçimden mani ile bitirmek geldi, demek ki yazı ilkokul seviyesinde. Şahane!)




Arz ederim!


2 Haziran 2014 Pazartesi

Babalar Günü Ne Zaman? (2014)

Arkadaşlar, malum babalar günü yaklaşıyor, sizi Milliyet.com'un yaptığı gibi 

2014 yılında Babalar Günü hangi güne denk geliyor? 
Babalar Günü hangi tarihte? 
Babalar Günü ne zaman ortaya çıktı? 
Babalar Günü ilk ne zaman kutlandı? 
Babalar Günü tarihçesi ve en güzel mesajlarıyla haberimizde. 
2014 Babalar Günü ile ilgili tüm ayrıntılar milliyet.com.tr'de 
2014 Babalar Günü En Güzel Mesajlar


ayrıntılarla spam'e boğmak istemiyorum. Babalar günü bu sene 15 Haziran'da (2014). Haziran'ın 3. Pazarı zaten, hesabı kitabı kolay.

Tüm babaların babalar günü şimdiden kutlu olsun, genç yaşta evlenip çocuk yapan arkadaşlarım da buna dahil. Allah yardımcınız olsun dostlar, yılda bir gün hediye almak için çekilecek çile değil.

Arz ederim!


1 Haziran 2014 Pazar

Bir Geek'ten Kimya Şakası

Geçen ayın en çok güldüğüm haberlerinden biri bu oldu; Amerika'da bir öğrenci okul yıllığına çok tatlı bir kapalı mesaj göndermiş:

"When the going gets tough just remember to Barium, Carbon, Potassium, Thorium, Astatine, Arsenic, Sulfur, Uranium, Phosphorus." 

Türkçe çevirisi "İlerlemek zorlaşınca sadece Baryum, Karbon, Potasyum, Toryum, Astatin, Arsenik, Sülfür, Uranyum, Fosfor'u hatırla".

Periyodik tablo ile şakasını süsleyen öğrencimizin bu mesajdaki elementleri sırasıyla periyodik tablodaki simgelere dönüştürdüğümüzde ortaya şu çıkıyor:

[Ba][C][K] [Th][At] [As][S] [U][P]

"Şu göte bi' el at / destek ver" gibi çevirirdim ben...

Öğrencinin hazin sonu ise önce okuldan uzaklaştırma almak olmuş, ki bu mezuniyetini etkiliyor. Fakat daha sonra okul yönetimi mezuniyetine yeşil ışık yakmış. 

Böyle parlak zekalı sayısalcıları bulmak zor, dostlar. 


26 Mayıs 2014 Pazartesi

Android Güncellemesi Almayan Telefonunuza Küsmeyin

Çağımızın geyiği "Teknolojiye de yetişilmiyor azizim" lafları biz tüketicilerin karınlarını doyurmuyor, dostlar. Kimimiz maaşından kimimiz harçlığından artırarak, kimimiz de kredi kartı borçları ile hüzünbaz hallere bürünerek edindiğimiz teknolojiye, sırf çok hızlı gelişiyor bahanesi ile en fazla 2 yılda bir para yatırmak zorunda kalıyoruz.

Bizim bu hallere düşüp kederlenmemize tek sebep gereğinden fazla Somatotropin (büyüme hormonu) salgılayan teknoloji değil elbette. Üreticiler her sene yeni bir ürün piyasaya sürmeye o kadar alıştılar ki, eski ürünlere gerektiği desteği vermez oldular. Telefon piyasasında bunların başını da Android işletim sistemli telefonları üretenler geliyor. 

Örneğin ben bir Samsung Galaxy S3 kullanıcısı olarak geçen haftalarda telefonuma Samsung tarafından artık Android güncellemesi gelmeyeceğini öğrendim. Telefonum Android 4.3'te sıkışıp kalmış, firma tarafından da yeni çıkan ürünlerini almaya zorlanan müşteriler arasına itilivermiştim.


Samsung'un hala daha donanımsal olarak güçlü olan bir telefona (Google'ın dediğine göre) eski sürümlerine nazaran daha az RAM kullanan Android 4.4'ü getirmemesi bu telefona sahip herkesi epeyce sinirlendirdi gözlemlediğim kadarıyla. Şirket'in sinirli müşterilerine açıklaması ise Google'ı yalanlayacak derecedeydi; "Samsung Galaxy S3 telefonları (1GB ram'a sahip olanları) Android 4.4'e yetersiz olduğu ve iyi bir performans sağlanamadığı için son güncellemeyi almayacaklar". Fakat asıl sorun ne bizim telefonumuzun yetersiz donanıma sahip olması, ne de Android 4.4'ün telefonlarımızı kasması. Sorunun aslı Samsung'un TouchWiz isimli arayüzü, ki bana kalırsa gelmiş geçmiş en kötü Android arayüzü sıralamasında en önde bayrak sallar.
Cyanogenmod

Uzun lafın kısası, bu haberi alır almaz uzun zamandır incelediğim ROM'lar (Android sürümleri) arasından CyanogenMod'u yüklemeye karar verdim. Bilgisi yetersiz olanlar için bu, telefonla gelen ve firmaların elden geçirerek birkaç değişiklik yaptığı sürümü (Stock Rom) kaldırıp yerine üçüncü parti geliştiricilerin ücretsiz olarak piyasaya sürdükleri sürümleri (Custom Rom) yüklemek anlamına denk geliyor. Yani bir nevi format atarak yeni bir işletim sistemi kurmak.
Stock Rom (Temsili)

26 Nisan 2014 Cumartesi

IFTTT: O Şöyle Olursa, Bu Böyle Olsun

IFTTT'yi eminim duymayanlar vardır, o yüzden ne olduğuyla birlikte ne işe yaradığını bir gözden geçirelim istedim.

IFTTT nedir? 
"IF This Then That", yani başlıkta da basitçe değindiğim gibi "O Şöyle Olursa, Bu Böyle Olsun" anlamına gelen yapının kısaltmasıdır.

Ne işe yarar bu IFTTT?
Günümüzde bilgiyi takip etmek oldukça zor olabiliyor malumunuz, IFTTT'yi size basit programlar yazarak bilgiyi sizin yerinize takip, kayıt, kontrol etme imkânı tanıyan bir mecra olarak düşünün. Sıfır programlama bilginizle çok basit ve kullanışlı programlar yazmanıza yardım ediyor bir anlamda. Twitter, Facebook, Google, instagram, Feedly ve daha birçok sosyal hesaplarınıza otomatik talimatlar vermenizi sağlıyor.


18 Nisan 2014 Cuma

Cuma Kapanışı

Siz de okul yıllarında dörderli sıra oluşturan arkadaşlardansanız, Pazartesi açılış ve Cuma kapanış merasimlerini çok iyi hatırlarsınız. Hatta benim gittiğim lisenin sadizmi ilke edinmesinden ötürü biz her gün sabah ve öğle vakitlerinde de dörderli sıra oluştururduk. Pazartesi ve Cuma'nın bizim için tek farkı, bu günlerde okul müdürünün 1 ila 2 saat arasında minik bir konuşma yapmasıydı, o kadar. Lise dediniz mi sıra bizden sorulurdu!

Lise yıllarımdan pek hoşnut olduğumu söyleyemem, kafa dengi 3-5 arkadaşımın olması dışında lise benim için yerel TV kanalı sıkıcılığındaydı. Çalışmak da ara sıra sıkıcı olabiliyor, lise kadar değil elbette ama bu sabah ofise girer girmez bir İstiklal Marşı patlattım. Henüz kimse gelmediği için eşlik eden de olmadı haliyle. Ardından da "abi ses vermeyi unuttum!" dedim kendi kendime ve ses verdim. "Koooğrrkmaaa!" 



Titre ;)



Arz ederim!


27 Mart 2014 Perşembe

İnternet Yasaklarını Nasıl Delebiliriz?

Twitter'a girmeyi bir şekilde öğrenip şu an sorun yaşamayanlar haricinde Twitter'a giremeyip orada paylaşılan alternatif erişim yollarından bir haber olan dostlar için güzel ve açıklayıcı hazırlanmış bir paylaşımı sizler için buraya bırakıyorum, malum YouTube da artık erişim dışında.




Arz ederim!

21 Mart 2014 Cuma

Yasaklarrr!!! #TwitterisblockedinTurkey

Arkadaşlar aslında Twitter 21 Mart 2014 tarihinin ilk saatlerinde yasaklanmadı, insanlarımızı yanlış yönlendiren bir bilgi kirliliği mevcut. Twitter'a girememizin asıl nedeni son zamanlarda beynimiz o kadar çok bilgi ile doldu ki (Egemen'in, Rıza'nın, Başbakan'ın, ve hatta Bilal'in bizi ilgilendirmeyen özel hayatları), artık biraz ara verip tabiri caizse RAM boşaltımına, beynimizi rahatlatma amacıyla ara vermemize imkân tanındı dersek durumu daha iyi anlatmış oluruz. 



Şaka bir yana Twitter'a düşecek bir bomba bekliyoruz. Bu bomba bize göre öyle büyük bir etki etmeli ki adam alelacele "Twitter'ı kapatın" diye emir vermiş olsun. Herhalde bir MOAB (Mother of all Bombs) gelecek diye ümidediyoruz. 

Bu arada zaten girenler paşa paşa Twitter'a giriyor, giremeyenler için çözüm;


  1. PC, tablet veya telefonunuzun DNS ayarlarını değiştirmek
    ya da, 
  2. Tunnelbear ve benzeri VPN programları kullanmak. Bunların mobil ve PC / MAC için destekleri mevcut.

Hepinizi yasaklı yerlerinizden öper, arz ederim!


10 Mart 2014 Pazartesi

Pembeye Çalan Kırmızı Başlı Kız

Otobüste karşılaşıyorum bu hatunla sürekli ve sürekli bir ürkmeye sevkediyor ruh halimi. Kırmızıdan pembeye çalmaya başlamış kafası değil ürkütücü olan, ne zaman otobüse binse suratını cama dönmesi beni korkutan.

Bunda ne var diyebilirisiniz ama ben çocukluğumda akvaryumlu evlerde büyüdüm. Özellikle dedemin sonradan kuşlara meyletmiş takıntısı o zamanlarda balıklardan ibaretti. Ayda bir o balıklar nedendir bilinmez ölür ve yerlerine aynı cinsten yenileri alınıp bırakılırdı akvaryuma. 


Babamın dayısı da onu bildim bileli balıklı akrabalarımdan biriydi. Fakat dedemin aksine babamın dayısı (kısaca biz de dayı derdik) balıklara olan bağlılığını hiç bozmadı. Işte bu adamın balıkları yüzünden hafif bir travma yaşadım balıklarla (bu ergenliğe kadar denizde misina ile saatlerce balık peşinde beklememe mani olmadi), aslında bu hafif travmanın pembeye çalan kafalı kızı görmeden farkında değildim. Bu hatun resmen dayımın akvaryumundaki çöpçü balığına benziyor. Suratı otobüs camına o kadar yakın ki sanki bir anda, ne olup bittiği anlaşılmadan oldu bittiye getirip, dudaklarını da halka yapıp cama yapıştıracakmış gibi geliyor.

Babamın dayısını hatırlamamla maruz kaldığım başka bir travmatik olay aklıma geldi şimdi. Bu olayın arkadaşlarıma nasıl ızdırap dolu dakikalar yaşatmama sebep olduğu beynime selektör yapıp duruyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun. 

(İleride o yazıyı yazmazsam eğer en azından ipucu vereyim: meşhur el şakalarım)

12 Şubat 2014 Çarşamba

Yarim İstanbul'u Mesken mi Tuttun / Alıştın Cumshot'lara Beni Unuttun

Ülke tarihinin en tribal, en liseli ergen ve en kezban dönemini yaşadığımızı düşünüyorum son zamanlarda. En tribal zamanı diyorum, çünkü bir halt yediği bariz  insanlara halk bir suçlama yöneltince üste çıkmak için azarlama devreye giriyor. Politika yapmak halkın çobanlığını yapmak mıdır? Elbette değildir, fakat "Siz otlanmanıza bakın, biz hallederiz" cümleleri ile çobana ihtiyacı olmayan bir halkı geriyor bir çobanın Kangal'ına biat eden küçükbaşlar. 


En liseli ergen dönemi de yaşıyoruz bir yandan, eleştirilere maruz kaldıkça hırçınlaşıp "Sen görürsün benimle böyle konuşmak ne demekmiş!" edası ve nidalarıyla, Vizyonu ve Misyonunu sorsan "3Y'yi* ortadan kaldırmak" diyecek insanlar halkın ağzına terlikle vurma hakkını kendinde bulabiliyor. 

Ergen arkadaş grubunun lideri olarak arada "qanqa"larına ayar vermeler, ergenlik sinirini hocasıyla laf yarışına girerek sergilemeler ve her konuda daha iyi bildiğini göstermek için gereksiz şovlara kalkışmalar bunlara genel örnek olabilir sanırım.


Ortalık kezbanlıktan da geçilmiyor bir yandan... Yani ileri gelenlerin demeçlerinde  "sna n be slk" dediklerini duysak / okusak çok da şaşırmayız. Aynaya baktıklarında çıkan kaşlarını görmeyip dünyanın en güzel kadını olduğunu sanmakla aynı hissiyatı paylaşıyorlar gibi buradan bakınca. Zaten TV ve gazetelerde aynayı onların gözüyle görmemizi başarmışlardı, önüne geçemedikleri tek mecra olan Internet'e de onların gözü ile bakmak zorunda kalacağız. Bu bana "tecavüzden kurtulamıyorsan zevk almaya bak" deyişini hatırlatıyor onların beyni ile düşündüğümde. Kendimi yaşını başını almış, sokakta dindar, yatakta pedofili biriymişim gibi hissettirdi bu düşünce. Eğer Internet'e onların gözü ile bakacaksak, sanırım ileride çocuk pornosu serbest olabilir, porno lobisine mutlu haber!

*3Y: Yolsuzluk, Yasaklamalar, Yoksulluk


Arz ederim!